Tarihçi-Yazar Abdullah ŞAHİN'in kaleminden "Herkes Yediğinden İkram Eder"
Herkes Yediğinden İkram Eder
Sevgili okurlar;
Bazen bir söz vardır…
Kısacık bir cümledir ama insanın zihninde uzun yıllar dolaşır. Bazen bir hikâye anlatılır; dinlersiniz, geçip gittiğini sanırsınız. Oysa aradan yıllar geçer ve o hikâyenin bir yerinde kendinizi bulursunuz.
İşte bu anlatacağım kıssa da böylesine bir hikâyedir.
Öyle bir hikâye ki içinde padişahlar var, öfke var, kin var, zekâ var, sabır var ve hepsinden önemlisi insanın karşısındakine verdiği cevabın aslında kendi karakterini nasıl ortaya koyduğunu anlatan büyük bir ders var.
Şimdi sizi Bursa'nın eski çarşılarına, kıraathanelerine ve medreselerine götürmek istiyorum.
Düşünün…
Akşam olmuş.
Bursa'nın sokaklarında günün telaşı yavaş yavaş sona eriyor. İnsanlar işlerini güçlerini bırakmış, günün yorgunluğunu atmak için kıraathanelerde toplanmaya başlamış.
Kahvehanelerden birinde ise herkesin etrafında toplandığı yaşlı bir adam var.
Bu zat, çevrede herkes tarafından sevilen, sayılan ve sözü sohbeti dinlenen Pîr-i Fânî Beytullah Baba'dır.
Beytullah Baba, her akşam kahvehanede insanları başına toplar ve onlara kıssadan hisseler anlatırmış.
O akşam da kahvehanede her zamankinden farklı bir sessizlik hâkimmiş.
Çünkü Baba'nın anlatacağı hikâyeyi herkes merakla bekliyormuş.
Tam o sırada kapıdan bir derviş girer.
Derviş Hamdullah Efendi'dir.
Hamdullah Efendi, kahveyi gözleriyle şöyle bir süzer.
Herkes pür dikkat Beytullah Baba'yı dinlemektedir.
Kahvehanede çıt çıkmamaktadır.
O da ortamın tılsımını bozmadan, zar zor boş bir sandalye bulur. Sessizce yerine oturur ve Baba'nın anlatacaklarını dinlemeye başlar.
Beytullah Baba, sözlerine şöyle başlar:
“Evlatlarım…
Kardeşlerim…
Size öyle bir hikâye anlatacağım ki bu kıssadan çıkaracağınız sonuç, bundan sonraki yaşantınıza etki edecektir.
O yüzden beni can kulağıyla dinleyiniz.”
Kahvehanedekiler biraz daha yaklaşır.
Beytullah Baba derin bir nefes alır ve anlatmaya başlar:
Devlet-i Âliyye-i Osmaniyye'nin en büyük padişahlarından, Mekke-i Mükerreme'nin ve Medine-i Münevvere'nin hizmetkârı Yavuz Sultan Selim Han ile Türk dünyasının yine en büyük hükümdarlarından Şah İsmail…
Birbirlerine kin duyan iki hükümdardır.
Öyle ki birbirlerini yakalasalar, bir kaşık suda boğazlayacak cinstendirler.
Fakat bu düşmanlığın hikâyesi, Yavuz'un henüz padişah olmadığı günlerde başlar.
Yavuz Sultan Selim o sırada Trabzon'da şehzadelik yapmaktadır.
İran'da ise Safevî Devleti hüküm sürmekte ve devletin başında Şah İsmail bulunmaktadır.
Şah İsmail, Osmanlı'ya karşı düşmanca bir politika gütmektedir. Sürekli Osmanlı topraklarına saldırmakta ve devleti zayıflatmaya çalışmaktadır.
Fakat Osmanlı tahtında bulunan II. Bayezid bu saldırılar karşısında sessiz kalmaktadır.
İşte Yavuz'u asıl öfkelendiren de budur.
Şehzade Yavuz, babasının bu tutumuna daha fazla dayanamaz.
Ve bir gün…
Padişahtan icazet almadan Şah İsmail üzerine sefere çıkar.
Şah İsmail, şehzade Yavuz karşısında fazla dayanamaz ve geri çekilir.
Yavuz bu seferle doğu sınırlarını oldukça genişletir.
Ancak yapılan sefer padişahtan habersizdir.
Şah İsmail de bu durumu II. Bayezid'e şikâyet eder.
Bunun üzerine Bayezid, Şehzade Yavuz'a bir ferman gönderir:
Safevî topraklarını geri vereceksin.
Emir demiri keser.
Yavuz, alınan toprakları geri iade eder.
Fakat bu olay onun içinde büyük bir yara açar.
Babasının Safevîlere karşı sessiz kalmasına çok içerler.
Artık kafasında bambaşka planlar vardır.
Tahta geçmelidir.
Önce Trabzon'dan Kırım'a geçer.
Kırım Hanı kayınpederidir.
Ondan büyük bir askerî destek alır ve İstanbul'a yürür.
Payitahta gelir.
Babasını zorla tahttan indirir ve Osmanlı tahtına oturur.
Böylece Osmanlı tarihinde babasını tahttan indirerek padişah olan ilk kişi olur.
Ve tahta geçer geçmez tarihe geçecek o sözü söyler:
“Ey İsmail! Şimdi beni kime şikâyet edeceksin?”
Şah İsmail, Yavuz Sultan Selim Han'ın padişah olduğunu duyunca tedirgin olur.
Çünkü artık karşısında eskisi gibi bir şehzade yoktur.
Karşısında Yavuz vardır.
Fakat Şah İsmail de geri adım atacak biri değildir.
Hemen askerlerini yanına çağırır.
Ve onlara bir emir verir:
Yavuz Sultan Selim'e gönderilmek üzere bir sanduka hazırlanacaktır.
Fakat bu sıradan bir hediye değildir.
Sandukanın içi hayvan pisliğiyle doldurulacaktır.
Askerler emri yerine getirir.
Sanduka hazırlanır.
Şah İsmail, kalabalık bir elçi kafilesiyle birlikte bu sandukayı İstanbul'a gönderir.
Günler sonra Safevî elçileri Yavuz Sultan Selim Han'ın huzuruna çıkar.
Yavuz onları karşısında görünce şaşırır.
Çünkü Şah İsmail'in böyle bir incelik gösterip kendisine hediye göndermesini beklememektedir.
Sanduka açılır.
Ve…
Bir anda etrafı dayanılmaz bir koku kaplar.
Yavuz'un yüzü değişir.
Sandukayı hemen dışarı çıkarttırır.
Öfkeden yerinde duramaz.
Bir sağa gider, bir sola.
Sinirinden adeta deliye dönmüştür.
Öyle ki neredeyse Şah İsmail üzerine hemen sefer kararı verecektir.
Fakat bir an durur.
Düşünür.
“Ne yapmalıyım?” diye kendi kendine sorar.
Sonunda dönemin âlimlerini huzuruna çağırtır.
Yaşananları anlatır.
Ve onlara:
“Ey hocalarım, şimdi benim ne yapmam lazım gelir?”
diye sorar.
Âlimler düşünür, taşınır.
Sonunda içlerinden biri:
“Hünkârım, öfkeyle kalkan zararla oturur. Sakin kalmakta fayda vardır. Yapacağımız şey, hediyeye hediyeyle karşılık vermektir.”
der.
Yavuz bir süre düşünür.
Sonra:
“Öyleyse derhâl hazırlıklara başlayın. Siz de bir sanduka hediye hazırlayın. Ancak sandukanın kapağını kapatmadan beni bekleyin.”
der.
Âlimler hemen işe koyulur.
Bu kez hazırlanan sandukanın içinde hakaret değil, Osmanlı'nın güzellikleri vardır.
Isparta'nın güller diyarından gül yağları…
Kütahya'nın porselenleri…
Simav'ın halıları…
Antep'in baklavaları…
Osmanlı'nın en meşhur yiyecekleri ve hediyeleri…
Hepsi sandukaya yerleştirilir.
Fakat Yavuz'un aklında başka bir şey vardır.
Sandukanın içine küçük bir not yazar.
Notu, baklava tepsisinin altına koyar.
Ve sandukanın kapağını kapattırır.
Büyük ve görkemli bir elçilik heyetiyle sanduka Şah İsmail'e gönderilir.
Günler sonra Osmanlı elçileri Safevî Sarayı'na ulaşır.
Şah İsmail'e elçilerin geldiği haber verilir.
İsmail şaşkındır.
Çünkü kendi gönderdiği hediyeden sonra Yavuz'un bir sefer hazırlığı yapacağını düşünmektedir.
Osmanlı askerlerini beklemektedir.
Fakat karşısında askerler yerine elçiler vardır.
Üstelik ellerinde büyük bir sanduka bulunmaktadır.
Şah İsmail sandukayı görünce daha da şüphelenir.
Acaba içinde zehir mi vardır?
Osmanlı elçilerine sandukayı açtırır.
Sanduka açılır açılmaz…
Bu kez etrafı kötü bir koku değil, mis gibi bir koku kaplar.
Misk ve amber kokusu…
Gül kokusu…
Sanki cennet-i âlâdan gelen bir koku.
Şah İsmail bir an kendinden geçer.
Ama yine de Yavuz'a güvenmez.
“Bunun altında mutlaka bir şey var.” diye düşünür.
Derken sandığın en üstünde bir tepsi Antep baklavası görür.
Baklava öylesine güzel görünmektedir ki sanki:
“Gel de beni ye!”
demektedir.
Şah İsmail'in canı çeker.
Ama yine de yemez.
Osmanlı elçilerine işaret eder:
“Baklavadan yiyin.”
Elçiler baklavadan birer dilim alır ve yerler.
Şah İsmail dikkatle onları izler.
Elçilerin başına hiçbir şey gelmediğini görünce bu kez kendisi tepsinin başına geçer.
Baklavayı hapur hupur yemeye başlar.
Tepside ne kadar dilim varsa hepsini bitirir.
Ama merakı hâlâ dinmemiştir.
Çünkü aklında tek bir soru vardır:
“Acaba Yavuz daha ne gönderdi?”
Baklava tepsisini kaldırır.
Ve…
Aman Allah'ım!
Tepsinin altında küçük bir kâğıt vardır.
Şah İsmail heyecan içinde kâğıdı alır.
Açar.
Okur.
Ve…
Olduğu yerde donup kalır.
Çünkü karşısında cihan padişahı Yavuz Sultan Selim Han'ın zekâsını gösteren, bin sefere bedel bir cümle vardır.
Yavuz Sultan Selim Han'ın tarihe geçen o sözü şöyledir:
“Ey İsmail! Herkes yediğinden ikram eder.”
Beytullah Baba bu sözü söylediğinde kahvehanede yine derin bir sessizlik oluşur.
Herkes susmuştur.
Kimsenin söyleyecek bir sözü yoktur.
Çünkü bazen bir hikâyenin sonundaki tek bir cümle, bütün hikâyeden daha fazla şey anlatır.
İşte o gece kahvehanede bulunan herkes, bu kıssadan kendi payına düşeni alır.
Kimi öfkesini düşünür.
Kimi düşmanlığını…
Kimi verdiği cevabı…
Kimi de hayatta karşısındakine ne ikram ettiğini…
Derviş Hamdullah Efendi ise o gece Bursa'nın büyük âlimlerinden Beytullah Baba'yı tanımıştır.
Fakat sadece tanımakla kalmaz.
Bir daha onun yanından ayrılmaz.
Belki de bu kıssanın bize anlatmak istediği asıl mesele tam da budur.
İnsan, karşısındakine ne verirse aslında biraz da kendisini verir.
Kin verirsen kin büyür.
Öfke verirsen öfke çoğalır.
Kötülük verirsen kötülükle karşılaşırsın.
Ama iyilik verirsen, asalet gösterirsen, sabredersen…
Belki de karşındakine verebileceğin en ağır cevabı vermiş olursun.
Çünkü insanın karakteri, sadece dostlarına nasıl davrandığında değil, kendisine kötülük yapanlara nasıl karşılık verdiğinde de ortaya çıkar.
Şimdi gelin, Beytullah Baba'nın o sözüne bir kez daha kulak verelim:
“Herkes yediğinden ikram eder.”
Peki ya biz?
Hayatımıza giren insanlara ne ikram ediyoruz?
Öfke mi?
Kin mi?
Kırgınlık mı?
Yoksa gönül mü?
Belki de insanın kendisine sorması gereken en önemli soru budur.
Çünkü günün sonunda herkes, sofrasında ne varsa onu ikram eder.
Ve unutmayalım…
İnsan, karşısındakine verdiği şeyden önce kendi içindeki dünyayı gösterir.
Herkes yediğinden ikram eder.