Tarihçi-Yazar Abdullah ŞAHİN'in kaleminden bir vefa yazısı
25/04/2026 18:47 | Son Güncelleme : 18/09/2026 05:40 | Okunma Sayısı : 283 | abdullahhoca.com.tr
Çeyrek Asırlık Bir Mirasın İmzası: "Ya İstiklal Ya Ölüm"
Cumhuriyetimizin 100. yılına doğru gururla yol alırken, öğretmenlik mesleğimin çeyrek asırlık macerasını tamamlamak üzereydim. İçimde bambaşka bir heyecan vardı; bu anlamlı yüzyılı mühürleyecek bir şeyler yapmak istiyordum. Uzun zamandır zihnimi meşgul eden bir proje vardı ve onu tekrar masaya yatırmıştım. Bu tarihi dönümü, Cumhuriyet’e özel bir kitap yazarak zirveye taşımak niyetindeydim.
Aslında bir tarih öğretmeni olarak yıllardır öğrencilerime ülkemizin kurucusu Büyük Önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü, onun silah arkadaşlarını, Kurtuluş Savaşı’nı ve vatan için canını ortaya koyan kınalı kuzuları anlatıyordum. Ancak bu artık bana yetmiyordu. Hani Nazım diyor ya; "Ben artık şarkı dinlemek değil, şarkı söylemek istiyorum..." Benimki de tam olarak böyle bir duyguydu. Artık anlatmak kafi gelmiyordu, yazmam gerekiyordu. Bu benim Cumhuriyet’e olan borcumdu.
Uzun bir çalışma süreci ve değerli hocam Prof. Dr. Zeki Çevik’in büyük destekleriyle; Mustafa Kemal Atatürk’ün Türk milletinin kurtuluşu için ortaya koyduğu o veciz sözü örnek alarak ilk eserim olan **“Parolamız Ya İstiklal Ya Ölüm”**ü yazdım. Bu benim için anlatılmaz bir duyguydu. Özellikle eserimi meydana getirirken eşimin ve çocuklarımın verdiği desteği kelimelerle ifade etmem mümkün değil.
Eserin yayınlanmasından hemen sonra değerli dostum Resul Orman, "Abdullah Hocam, bu kitabı bir imza günü ile onurlandırmak lazım," diyerek beni yüreklendirdi. Onun da teşvikiyle Kocaeli’de düzenlenen kitap fuarına katıldım. İnsanın bazen "iyi ki yapmışım" dediği anlar olur ya; işte bu fuar benim için tam da öyleydi.
Fuar için ailecek hazırlandık. Gebze’ye geçip, hakkını hiçbir zaman ödeyemeyeceğim aziz dostum Ali Karaman ve kız kardeşim Makbuş’un (Atatürk kardeşine Makbuş dediği için ben de bu ifadeyi onun için kullanıyorum) misafiri olduk. Sabahında büyük bir heyecanla evden çıkarak fuar alanına doğru hareket ettik. Yazarlık hayatımın bu ilk ve en önemli adımında, alana yaklaştıkça heyecanımız daha da artıyordu. Sonunda yerimize ulaştık ve Resul Bey’in bizim için hazırladığı standa yerleştik.
Asıl unutulmaz anlar ise bundan sonra yaşanacaktı. Kitabımızı standa, kendisi de bir yazar olan küçük kızım Zeren özenle dizdi. Artık okuyucularımızı bekliyorduk. Kısa süre sonra ziyaretçiler standımızı şereflendirmeye başladı. Ben bir taraftan kitapları imzalıyor, bir taraftan onlarla sohbet ediyordum. Yine bir kitabı imzalarken birden bir hanımefendi seslendi: — "Abdullah Hocayla görüşecektim."
Arkadaşlar beni işaret edince imzayı bırakıp o sese doğru baktım. Hanımefendi yanıma geldi; hafızamı zorluyor ama bir türlü kim olduğunu çıkaramıyordum. Selamlaştık. Üç tane kitap aldı ve "Bunları söyleyeceğim isimler için imzalar mısınız?" dedi. Memnuniyetle kabul ettim ama hala içimden kim olduğunu düşünüyordum. İmzalatmak istediği ilk ismi söylediğinde zaman durdu: Hasan Akbal.
Bu ismi duyar duymaz tam 20 yıl öncesine, Çankırı Ilgaz’da görev yaptığım Çok Programlı Lise’nin koridorlarına gittim. "Sen..." dedim. Hanımefendi, "Evet hocam, ben onun eşiyim," dedi. Bu cümlenin ardından Hasan, standın yan tarafında bizi izlediği yerden çıkıp geldi. Hasanıma öyle bir sarıldım ki; sanki öğrencim değil de evladımmış gibi kucakladım. Öyleydi de zaten. Onunla uzun bir sohbet ettik, gün boyu eşi ve çocuğu ile beni hiç yalnız bırakmadılar.
Ancak duygu yüklü tablolar bitmiyordu. Daha bunu atlatamadan bir öğrencim daha karşımdaydı: Kastamonu’da tarihi Abdurrahmanpaşa Lisesi’nde görev yaparken yetiştirdiğim yiğitlerden biri, benim Sinan’ım... Okumuş, üniversiteyi bitirmiş, devletin en üst kademesinde görev almış; yanına kıymetli eşini ve biricik yavrusunu alarak Sakarya’dan çıkıp yanıma gelmişti. Bu duyguların tarifi imkansızdı. Sinan da o gün beni hiç yalnız bırakmadı. Onlarla bir çay içmek için kafeteryaya geçtiğimizde, henüz ilk yudumu alamadan sevgili Resul aradı: "Hocam bir imzanız var."
Hemen evlatlarımın yanından ayrılıp standa döndüm. Orada yakışıklı bir genç vardı; siması yabancı gelmiyordu ama tam çıkaramıyordum. Genç birden elime sarıldı, çok duygulanmıştı. Ben zaten duygusal bir insan olduğum için daha fazla kendimi tutamadım. Kısa bir sarılmadan sonra yüzüme baktı: "Hocam, Ilgaz’dan öğrenciniz Yasin Yel," dedi. İtiraf etmeliyim ki; ilk defa bir öğrencime sarılırken gözlerimden yaşlar gelmişti. Derler ya geçmişe yolculuk mümkün mü diye; evet, ben tam da o yolculuğun içindeydim. Gözümün önünden yirmi yıl akıp gidiyordu. O lise koridorlarındaki çocuklar kocaman olmuş, aynı saygı ve vakarla karşıma dikilmişlerdi.
Derken, göz kamaştırıcı bir şekilde bir Türk subayı karşıma dikildi. Bakışları, tıpkı Ulu Önder Mustafa Kemal gibi çakmak çakmaktı. O, Abdurrahmanpaşa Lisesi’nin marşında “İrfan meşalesi yurda lisemiz, KASTAMONU LİSESİ gençleriyiz biz.” dediği gibi tam bir Kastamonu evladıydı. Bu onurlu Türk subayı, benim lisede "Erdemim, aslanım" diye sevdiğim evladımdı. Kıymetli eşini de yanına almış, Abdullah Hocasına koşmuştu.
Daha ismini sayamadığım nice okurum ziyaretime geldi. Bu imza günü bende apayrı bir iz bırakmıştı. Öğretmen olmakla bir kez daha gururlandım. Yorucu ama keyifli geçen bu günden sonra, yazarlık koşturmacasının aslında yeni başladığını fark ettim. İlk kitabın ardından seri bir popüler tarih dizisine başladım. Osmanlı’nın son döneminden Kurtuluş Savaşı’nın sonuna kadar olan süreci, herkesin anlayacağı bir dille yazmaya karar verdim.
Tarih bilimi bambaşkadır; bir konu sizi alır diyar diyar dolaştırır. Bu süreçte hiç hesapta yokken ikinci eserim olan ve alanında ender çalışmalardan biri sayılan “Mustafa Kemal’le Kutlu Yolculuğa Çıkanlar: 19 Mayıs 1919” ortaya çıktı. Seri çalışmam devam ederken kitabın ismi konusunda kararsızdık; sonunda editörüm ve biricik eşim o ismi buldu: “Ulu Çınar’ın Gölgesinde: Osmanlı’nın Çöküş Hikayeleri - Yıkılıştan Yeniden Doğuşa”.
Böylece seri kitap yolculuğumuzun ilk ve en anlamlı adımını, bu büyük vefa tablosu eşliğinde atmış olduk. Ardından hummalı bir çalışmaya daha girerek zincirin ikinci halkasını meydana getirdik. Aslında dördüncü eserimiz olan ancak serinin ikinci kitabı olarak yayınladığımız bu çalışmamızda, Birinci Dünya Savaşı’nın gölgesinde kalan trajik olayları ve o fırtınalı günlerin adsız kahramanlarını ele aldık. Bu kitabımıza da “Savaşın Gölgesinde” adını vererek tarih zincirini eklemeye devam ettik.
Anladım ki; yazarlık sadece satırlara kelime dökmek değil, o satırlarda binlerce yürekle buluşmakmış. Bir öğretmenin en büyük eseri kağıt üzerindeki yazısı değil, yıllar sonra karşısına dikilen o vakur ve onurlu "evlatlarıymış". Çeyrek asır önce sınıflarda anlattığım o ruh, bugün kitaplarımın sayfalarından taşarak yeniden hayat buluyor. Yazın hayatımız ve eserlerimizle ilgili unutulmaz hikayeler biriktirmeye, geçmişin ışığını geleceğe taşımaya aynı heyecanla devam etmekteyiz.
Zira tarih, sadece dün yaşananlar değil; bugün dimdik ayakta duran o "Ulu Çınar"ın köklerindeki asil ruhtur.



