Tarihçi/Yazar Abdullah Şahin'in kaleminden "Tarihin Görünmez Kahramanları ve Fikir Simsarları"
04/06/2026 22:43 | Son Güncelleme : 18/09/2026 05:38 | Okunma Sayısı : 169 | abdullahhoca.com.tr
Tarihin Görünmez Kahramanları ve Fikir Simsarları
Hayat sahnesi ne gariptir, değil mi sevgili okurlar? Kimileri sadece düşünür, konuşur, alkışı toplar; kimileri ise sessizce adanır, ter döker ve tarihin kuytu bir köşesinde unutulmayı göze alır. Bugün size, Bursa’nın o buram buram tarih kokan medreselerinden yükselen, zamana meydan okuyan ama bir o kadar da iç burkan bir hikâye anlatacağım. Gücü elinde tutanların değil, emeği mühürleyenlerin hikâyesi bu…
Gelin, yıllar öncesinin Bursa’sına, o kasvetli ama ilim dolu medrese odalarına gidelim.
Günlerden bir gün, piri fani Beytullah Baba’nın zihninde bir şimşek çakar: Medresenin bir bölümünü müzeye dönüştürmek! Fikir şahane, heyecan doruktadır. Sabahı zor eder Beytullah Baba; gün ağarırken koşarak medreseye varır ve durumu aynı medresede beraber çalıştığı meslektaşı Hamdullah Hoca’ya açar. Hamdullah Hoca fikri çok beğenir, projenin büyüklüğüne inanır. Beytullah Baba, "Gel bunu fakih efendiye anlatalım, bu projeyi beraberce yapalım" diyerek arkadaşını da yanına alır ve medresenin fakihine çıkarlar. Beytullah Baba durumu öyle bir anlatır ki, kelimeler ağzından bal gibi damlar. Fakih hayran kalır, bu işi yapmaları için onlara hemen müsaade eder. Hatta iş o kadar büyür ki, tüm Osmanlı medreselerine örnek bir çalışma olsun diye Kazasker’e bile bilgi verilir. Artık projeleri Devlet-i Aliyye tarafından da takip edilecektir.
Fakih efendi gerekli malzemeleri temin edip Hamdullah Hoca’ya teslim eder. Hoca efendi ertesi gün büyük bir heyecanla kolları sıvar. Fakat o da ne? Bir gün geçer, iki gün geçer… Ortada ne piri fani Beytullah Baba vardır ne de onun o ballandıra ballandıra anlattığı heyecanından bir eser.
Bütün o ağır yük, tüm o toz toprak Hamdullah Hoca’nın omuzlarına kalır. Hamdullah Hoca günlerce tek başına didinir. Sadece hafta içi yetmez; projeyi bitirebilmek için bazen hafta sonları bile çoluğunu çocuğunu toplayıp medresenin yolunu tutar. Taş taş üstüne koyup çalışırlarken, Beytullah Baba çoğu kez onları görse de görmezlikten gelir, bir yükün ucundan tutmaz.
Ve nihayet, o görkemli açılış günü gelir çatar. Dönemin en büyük yöneticileri medresededir, görkemli bir açılış yapılır. Medresenin fakihi bu işten çok memnun kalmıştır. İki müderrisi de odasına çağırır. Müderrisler heyecanla giderler. Hamdullah Efendi, büyük zorluklar çekse de projeyi bitirmenin haklı gururu içindedir; büyük bir takdiri hak ettiğini düşünmektedir. Çaylar kahveler söylenir…
Fakih efendi fazla sözü uzatmadan teşekkür konuşmasına geçer ve yüzünü Beytullah Baba’ya döner: “Bu proje çok güzel oldu ve Devlet-i Aliyye’de çok takdir edildi Beytullah Efendi,” der, “Bu nedenle sana takdirle icazetleme vereceğim.”
Dondunuz kaldınız, değil mi? Hamdullah Efendi de öylece kalakaldı. Şaşkın, kırgın, dilsiz bir acıyla… Bütün yükü o çekmiş, gecesini gündüzüne o katmış ama ödülü, tek bir çivi bile çakmayan fikir sahibi kapmıştı. Beytullah Baba, o usta manevrasıyla yine işten karlı çıkmayı bilmişti. Olan, o garip, o vefakar Hamdullah Efendi’ye olmuştu.
Ama durun sevgili okurlar, adalet dediğimiz şey bazen insan elinin değmediği yerlerde tecelli eder. Hamdullah Efendi belki o gün makam odasından boynu bükük çıktı ama o, mührünü tarihe basmıştı! Kimseler fark etmeden, müzenin görünmez bir kenarına kendi tuğrasını çekmişti. O gün fark edilmeyen o tuğra, yıllar sonra ancak ortaya çıkarılacak ve gerçek sahibini tarihe altın harflerle kazıyacaktı.
Peki, ders alındı mı dersiniz? Keşke öyle olsaydı…
Zaman akıp gider, medreseye yeni bir fakih atanır. Ve günlerden bir gün, Beytullah Baba medresede çayını yudumlarken aklına yine "müthiş" bir fikir gelir. İçi içini yer, duramaz; fikrini mutlaka bir arkadaşıyla paylaşması gerekmektedir. Sonunda medresenin riyazi ve cebir hocası gelir, ona fikrini hemen açar: Medreseye bir "Cebir ve Riaziye Odası" oluşturmak! Hocaya öyle ballandıra ballandıra anlatır ki, riaziye ve cebir müderrisi Begüm Sultan’ın bu fikir çok hoşuna gider.
Gel zaman git zaman durumu medresenin yeni fakihine anlatırlar. Beytullah Baba’nın fikri aklına yatar. Hem yeni fakih efendi hem de Begüm Sultan bilmez ki, Beytullah Baba’nın geçmişte sadece fikir verip hiçbir işe el sürmediğini…
Begüm Sultan, tıpkı yıllar önceki Hamdullah Hoca gibi, büyük bir heyecanla işe başlar. Ama tahmin edeceğiniz üzere, bizim büyük fikir erbabı adam yine ortalarda yoktur. Kadıncağız, koskoca projenin altında tek başına ezilerek, tek başına çalışmaya başlar.
Şimdi ben size soruyorum kıymetli okurlar:
Tarihin bu acımasız döngüsü yine aynı şekilde mi son bulacak? Emek yine görünmez olup, alkışlar sadece konuşmayı bilenlere mi gidecek?
Bakalım bu işin sonunda ödüllendirilen kim olacak? Bizler de tarihin bu sessiz tanıkları olarak, bekleyip göreceğiz…



